Seçimin sonucunu kadınlar ve gençler belirleyecek: Kutuplaştırıcı dil boğuyor

Seçimlere günler kala Prof. Dr. Tanju Tosun ile seçimleri ve ekonomiyi konuştuk.

– Seçim sonucuna ilişkin yapılan anketlerde sonuçlar çok at başı gidiyor. Siz neler öngörüyorsunuz?

Seçimlere birkaç gün kala, belirttiğiniz gibi anketlerde 14 Mayıs’ta sandıktan ne çıkabileceğine ilişkin net bir siyasi fotoğraf yok. Bu nedenle, 14 Mayıs seçimleri Türkiye siyasi hayatında 1950’den bugüne kadar yapılan 19 seçimle karşılaştırıldığında, sonucu önceden kestirilemeyen seçimler arasında ilk sıralarda gelmekte. Bunun nedenleri; 2000’lerden itibaren Türkiye siyasetinde oluşan seçmenlerin bir parti etrafında yeniden mevzilenmesinin kolay kolay çözülememesi, iktidar partisi liderinin seçmenle kurmuş olduğu aidiyet, özdeşlik ilişkisi, iktidarın seçmeninin önemli bir kısmını alt gelir gruplarında sosyal yardımlarla, kendisini destekleyen sermaye gruplarını, burjuvaziyi ise kaynak, rant tahsisi yoluyla tutması. Dolayısıyla, iktidar partisi seçmeni ekonomik kriz koşullarına rağmen, lidere bağlılıkları, siyasal kayırmacı, patron-müşteri ilişkisine dayanan klientalist ilişkiler nedeniyle çözülmüyor. Yakın dönem seçimlerine göre seçmeninin üçte birini kaybetmiş olmasına rağmen, halen her üç seçmenden birinin oyunu alıyorsa, bunun ardında ekonomik, politik dinamikler yatıyor. Diğer yandan, iktidar partilerinden çözülen seçmen ise iktidarın ürettiği “istikrar” miti, “bölünme” paranoyası gibi söylem illüzyonlarıyla muhalefet saflarına geçmenin kendisi ve vatanı için risk üreteceği endişesiyle, iktidar partilerinin çekim alanından çıksa da, halen siyasal tercihler itibarıyla kararsız, boşlukta salınıyor.

– Seçimin kaderini ve sonucunu kim ve neler belirleyecek?

Seçime üç beş gün kala partiler ve ittifakların sadık seçmenleri ya da farklı partileri deneme kararı alan, fakat parti aidiyeti olmayan seçmenler kararını verdikleri için, seçimin sonucunu bugün itibarıyla halen kararsız olan seçmenler belirleyecek gibi görünüyor.

Bu kitle içinde ilk kez oy kullanacaklarla, kadınların ağırlıkta olduğu araştırmalara yansımakta. Muhtemelen aynı kitlenin büyük çoğunluğu seçim anına doğru parti tercihlerini netleştirecekler. Tercihlerin iktidar bloğu ve Cumhurbaşkanı adayından ziyade, ağırlıklı olarak muhalefet yönünde olacağını düşünüyorum. Çünkü, belirttiğim istikrar ya da istikrarsızlık, bölünme gibi korku çekiciliği odaklı mesajlara itibar etselerdi, bugüne kadar, tercihlerini iktidar partileri lehine netleştirebilirlerdi. Mevcut ekonomik krizde öncelikle gençler, gündelik harçlık bulmakta dahi zorlanan ya da mezun olup iş bulamayan, sosyal medya aracılığıyla farklı ülkelerdeki yaşıtlarının standartlarını gözlemleyen öğrenciler, dar ve sabit gelirli kesimlerin gündelik hayatta krizi mutfakta deneyimleyen kadın seçmenleri kendi kaderlerini sandıkta çizme konusunda son tahlilde tercihlerini yapıp, sonucu tayin edeceklerini düşünüyorum. Bu kitlenin tercihinde ise, parti, Cumhurbaşkanı adayının kim olduğundan, parti bağlılıklarından çok, yarına güvenle bakma, bir miktar refaha ulaşma, çocuklarının ve ailesinin gelecek endişesi duymamasını hangi parti, aday ikna ederek sağlarsa, ona ekonomik reflekslerle yönelerek, seçimin sonucunu tayin edecekler diye düşünüyorum.

Kutuplaştırıcı mesajların alıcısı kalmadı

– Özellikle iktidar tarafında ciddi bir kutuplaştırıcı dil var. Erzurum mitinginde Ekrem İmamoğlu’na saldırı da bunun eseri. Bu kutuplaştırıcı dil ve kampanyalar seçmeni nasıl etkiliyor. Çünkü adeta bir düşmanlaştırıcı dil sözkonusu…?

2015 seçimlerinden itibaren iktidarın oy tabanındaki aşınmayla siyasi kutuplaştırıcı dil paralel seyretmektedir. Önce Akp, ardından Cumhur İttifakı lider ve elitleri kutuplaştıcı dil, söylemle korkunun çekiciliğiyle seçmeni ikna etme gücünden medet ummuşlardır. 14 Mayıs kampanya sürecinde bu siyasal dil boğucu hale gelmiş, inandırıcılığını ise yitirmeye başlamıştır. Yıkıcı siyasi kutuplaşmanın egemen olduğu koşullarda ikna edici mesaj stratejisi olarak korku çekiciliği iktidarların tercih ettikleri strateji olsa da, bu tür mesajların alıcısı artık tükenmiştir. En fazla bu mesajlar partilerin kendi saflarını sıklaştırmalarına, seçmenini konsolide etmelerine yol açıyor. Fakat, ekonomik kriz ve siyasi kutuplaştırmanın yaygın olduğu seçim süreçlerinde seçmen ağırlıklı olarak çıkış yolu anlamında sükunetle kendisine yaklaşanların vadettikleri umudu tercih ederler. Sonuçta Carl Schmitt’in “dost-düşman ayrımı”na dayalı siyaset tarzı ve dili, huzurun siyaseti, dayanışma, birleşme iddiaları karşısında sabun köpüğü gibi bir noktadan sonra dağılır.

Kutuplaştırıcı dilin en büyük riski, bilinçsiz, yaptığı eylemin sonuçlarını düşünemeyen politik müminleri galeyana getirici bir etki üreterek, politik şiddetle sonuçlanabilecek olaylara yol açmasıdır. Kutuplaştırıcı dilin hedef gösterdiği kitle, mesajları almaya hazır güruhlar için rakip olmaktan çıkar, zarar verilmesi gereken düşmana dönüşür. İmamoğlu ve seçmenine yönelik Erzurum’da yaşananlar kutuplaştırıcı dilin ne ile sonuçlanabileceğine dair düşündürücü, bir o kadar da ders alınması gereken bir örnektir. Kitleler kontrolden çıkıp, yeterli önlemler alınmadığı takdirde şiddetin artması, farklı coğrafyalarda her zaman tekrarlanması mümkündür. Bu nedenle, bu kutuplaştırıcı dil bir arada farklı kimliklerimizle, politik tercihlerimizle yaşamamız için süratle terk edilmelidir.

Kimliklerimiz tahakküm aracı değil

– Kemal Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları var ayrıca Doğu Güneydoğu’daki mitinglerine yoğun ilgi var. Bu anlamda Türkiye’nin gerçek sorunlarını dile getiriyor diyebiliyor muyuz?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliğini açıklaması, Doğu, Güneydoğu illerinde kendine yönelik teveccüh dikkate alındığında, Türkiye’de negatif kimliklenme, siyasi aidiyetlerden siyasi rant elde etme anlayışına artık seçmenin düne kıyasla fazla prim vermediği anlaşılıyor. Veri bir aidiyet etiketi olarak kimlikler siyasal değerlerin şekillenmesinde önemli olmakla birlikte, siyasetin gündelik hayatta seçmen nezdindeki karşılığı kimin, neyi, kime, ne kadar dağıttığı ve dağıtılan maddi, manevi değer, ödüllerin nasıl paylaştırıldığıdır. Bu çerçeveden bakıldığında seçim kazanmak için bir kampanya illüzyonu olarak kimliklerden medet ummanın en azından partizan seçmen dışında artık alıcısı büyük ölçüde tükenmiştir. Fakat, kimliklerin kamusal alanda eşit biçimde görünür olması, anayasal haklardan yararlanma garantisinin verilmesi başka bir şeydir. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını kimliklere eşit mesafede duran bir Cumhurbaşkanı adayının “kimliklerimiz tahakküm aracı olmayan zenginliklerimizdir” şeklindeki yaklaşımı, ülkenin kapı arkasına süpürülen sorunlarının bir parçasının dillendirilmesi adına önemli ve değerlidir.

Dışlayıcı ayrıştırıcı dile son verilmeli

– Seçime kısa bir zaman kaldı, sizce siyasette nasıl bir söylem ön plana çıkmalı, neye ihtiyaç var, (gençler kadınlar, toplumun farklı kesimleri için)?

Kapsayıcı, birleştirici, buluşturucu, güven inşa edici bir siyasi söylem, seçime sayılı günler kala en azından kararını henüz netleştirmemiş seçmen için oyunu isteyen tarafa dair önce pozitif bir algı geliştirmesine, ikna olmasına, ardından sandıkta destek vermesine katkı yapabilir. Dışlayıcı, ayrıştırıcı söylem ülkenin siyasi taraftarlık anlamında siyasetçisini de partizan seçmenlerini de söylem gettolarına mahkum etmiştir. Siyasi elitler, özellikle iktidar elitlerinin bu söylem gettolarından çıkıp, “biz asgari müştereklerde yurttaşlar olarak biriz, bir arada yaşayabiliriz” duygusu adına resetlenmeye ihtiyaçları var. Bunu başarabildikleri ölçüde, her türlü kültürel, sınıfsal kimliklerin tahakkümüne girmeden birarada yaşama adına geleceğe umutla bakabiliriz. Bu söylem gençler, kadınlar için iktisadi anlamda geleceğe güvenle bakabilecekleri, yarın kaygısı gütmeyen, insanca yaşamanın asgari ekonomik koşullarını sunan bir temelde olmalıdır. Ayrıca, farklı etnik, dinsel, cinsel, kültürel kimlikler için kimlikleriyle varolmanın, yaşamanın anayasal teminat altına alınma garantisi veren mesajlarla yüklü olabilir. Bu mesajların iktidar olunması durumunda politikalara dönüştürülmesi, siyasi elitlerden, kurumlara, sisteme kadar meşruiyet duygusunu pekiştirici etki yapacaktır.

Her şey çok güzel olacak

– Türkiye derin bir ekonomik krizden de geçiyor. Seçim sonrasında bu anlamda vatandaşı nasıl günler bekliyor?

İmamoğlu’nun İstanbul seçimlerindeki söylemiyle popülerleşen “her şey çok güzel olacak” mesajının iktidarın değişmesi durumunda orta vadede karşılık bulacağı umudunu taşıyorum. Uygulanan ekonomi politikaları nedeniyle oluşan ekonomik krizin iktidarın devamı halinde kolay kolay aşılması mümkün görünmüyor. Bunun nedeni, öncelikle evrensel ekonomi kurallarından uzaklaşılmış olması ve iktidarın sınıfsal tercihleri. Derin ekonomik krizin özellikle orta sınıfı vurduğu, gelir dağılımı adaletsizliğinin had safhada olduğu bir Türkiye’de olası iktidar değişiminde demokratik yapısal reformların rasyonel ekonomi politikalarıyla eşzamanlı yürütülmesi durumunda, çok kısa vadede olmasa da, makul bir orta vadede krizin aşılıp, ekonomide bir iyileşme, rahatlama yaşanabileceğini iktisatçılar dillendiriyor. Bu da vatandaşlar için umudun tükenmediği şeklinde düşünülebilir.

Üretimden uzaklaşmak büyük sorun

– Şu anda Türkiye ekonomisinin yaşadığı en can yakıcı problemler nelerdir, bu krizden çıkış için seçimlerden sonra gelecek iktidar nasıl bir ekonomi modeli izlemeli?

Türkiye ekonomisinin yaşadığı en can yakıcı sorunların başında bana göre üretimden uzaklaşarak ithalata yönelmemiz, bunun sonucunda dış ticaret açığı ve cari açığın yükselmesi, inşaata dayalı rant ekonomisinin tercih edilmesi geliyor. Bu sorunların enflasyonu yükseltmesi kaçınılmazdı. Enflasyondaki hızlı yükseliş gelirin toplum kesimleri arasındaki dağılımını bozmuş, düşük gelirlilerin gelirden aldığı pay yıllar itibarıyla azalırken, yüksek gelirlilerin aldığı pay ise artmıştır. Nitekim TÜİK verilerini değerlendiren Mahfi Eğilmez’e göre 2020 yılında nüfusun en düşük gelirli yüzde 20’si gelirden yüzde 6,1 pay alırken, bu oran 2021’de yüzde 6’ya gerilemiştir. En yüksek payı alan nüfusun yüzde 20’si ise 2020’de gelirin yüzde 46’7’sini alırken, 2022’de yüzde 48’ini elde etmiştir. Gelir dağılımı adaletsizliğini anlamamızı sağlayan Gini katsayısı da giderek sıfırdan uzaklaşıyor. 2018’de 0,395, 2020’de 0,401, 2022’de 0,415. Bunun anlamı; gelir dağılımının yıllar itibarıyla bozulması, yani zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olmasıdır. Bunda AKP’nin ekonomi politikalarındaki sınıfsal ve sektörel tercih belirleyici olmuştur.

Krizden çıkış için seçimlerden sonra gelecek iktidarın herşeyden önce ve süratle yapısal reformlara girişmesi, hukuk reformuyla birlikte kurumların bağımszılığına yönelik politikaları hayata geçirmesi şarttır. Hukuk ve demokrasi standartlarının yükselmesi, liyakatlı kamu bürokrasisi uluslararası güveni yeniden tesis edeceği gibi, yabancı sermayenin gelmesini kolaylaştıracaktır. Bu, sermayenin üretken yatırımlara yönelmesini sağlayacak, kaynak tahsisinde ideolojik tercihli sermaye yerine, yetkin müteşebbüslere sağlanacak kaynak transferi, teknolojiye, ithalatı ikame edecek sektörel üretime dayanan bir model, Türkiye’nin dar koridordan çıkmasında etkili olabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir